Kişinev, Moldova’dan başlayan seyahatimin son durağı Belarus’un başkenti Minsk oluyor. Doğu Avrupa’nın bu az bilinen küçük ülkesi ben de güzel izler bıraktı, yaşadıklarım yazının devamında…

 

 

 

Moldova-Ukrayna-Belarus gezimde uğradığım şehirler için;

Kişinev Gezi Notları

Odessa Gezi Notları

Lviv Gezi Notları

Kiev Gezi Notları

 

Belarus ya da bizdeki diğer adıyla Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’e kara yoluyla geldim. Kiev’den akşam 8’de kalkan otobüsümüz sabah saat 7’de şehir merkezine geldi. Yolculuğun yaklaşık 2 saati sınır kapılarında geçiyor. Otobüsümüz Kiev merkez otobüs garajından hareket etti. Biletleri internetten almıştım. Her hangi bir sorun yaşamadan otobüsüme bindim. Eğer siz de benzer bir yolculuk yapacaksanız kalkış durağını doğru seçtiğinizden emin olun. Çünkü Kiev’de 2 tane otobüs garajı var.

Otobüsümüz çift katlı, tuvalet ve kendimizin alabildiği çay kahve makinemiz var. O yüzden hiç mola vermeden sınır kapısına geldik. Ukrayna sınırı pek sorun çıkmadan geçildi. Sadece el valizlerimizle otobüsten inmemiz ve çantalarımızın aranması gerekti. Belarus sınırı biraz daha uzun sürdü. El çantalarımızın dışında valizlerimizde araçtan indirilerek x-ray cihazlarından geçirildi.

 

Belarus’a kara yoluyla geliyorsaniz dikkat etmeniz gereken bir konu var. O da seyahat sigortası. Hava yoluyla gelirken sorun olmuyor çünkü gümrüğe geldiğiniz yerde sigorta yaptırılan bankolar var ve hızlı bir şekilde kalacağınız süre kadar sigorta yaptırıyorsunuz. Kara ve demir yolunda bu konu mümkün değil. Ben internette bu konuyu okumuş, ne olur ne olmaz diye kendime bir haftalık Belarus’ta geçerli seyahat sigortası yaptırmıştım. Gerçekten de pasaport polisine belki gerek olmaz diye poliçeyi göstermememe rağmen benden ısrarla istedi. Sigortayı ibraz edince kaşeyi vurup içeri girmemize izin veriyorlar.

Gecenin bir yarısı, kontrol kabinlerinde kocaman kocaman sivrisinekler, gerçekten bir film sahnesini andırıyordu. Ilk kontrolü yapan görevli ingilizce bilmediğinden x-ray cihazındaki görevliye haber verdi. Baya baya beni sorguladı, uçak biletlerimi istedi ama göstermeye çalışırken gerek yok dedi, sanırım klasik teknikler bunlar, nasıl tepki vereceğinizi görmek istiyorlar. O yüzden neredeyse her şeyim telefonumda kayıtlı olmasına rağmen, bu tip durumlar için bir çıktısını yanıma alıyorum.

Minsk’e salı sabahı geldim. Dolu dolu 2.5 günüm vardı. Şehrin fazla büyük olmadığını bildiğimden fazla acele etmeden, hostel içinde erken bir saat olduğundan bir yerde kahvaltı edip saatin ilerlemesini bekledim. Şehir daha yeni uyanıyordu. Mc Donald’s hariç hemen her yer kapalıydı. Kafeler genelde 8-9 gibi açılıyor. Aceleleri yok, bizler gibi sabah yolda kahvaltılık alma kültürleri de yok anlaşılan. Mc Donald’s da oldukça çeşitli kahvaltılıklar vardı. Mantarlı bir omlet ve kahve alıp kahvaltımı ettim. Fiyatların Moldova ve Ukrayna’ya göre yüksek, bizim seviyelerimizde olduğunu söyleyelim.

İnternet bulmak da diğer Doğu Avrupa ülkeleri kadar kolay değildi. Anladığım kadarıyla bazı ülkelerde ki gibi telefonla kayıt zorunluluğu var. Sizden cep telefon numaranıza gönderecekleri sms kodunu açılan sayfaya girmenizi bekliyorlar. Ancak çoğu yerde Rusça olduğu için anlamak ve doğru linklere tıklamak kolay değildi. O yüzden kendi hattımı kullanmak zorunda kaldım.

Saat 10’a doğru valizimi hostele bırakmak için geçtim. Eğer kalabalık bir yere gidiyorsanız genelde 2’ye kadar check-in yapmazlar. Ancak şansıma hostelde çok az kişi vardı ve 4 kişilik odada tek başıma kaldım. Oldukça büyük ve güzel bir hosteldi.

Saat 4 gibi ücretsiz şehir turu yapıldığını biliyordum. Hem o turu beklemek hem de biraz şehri tanımak adına erkenden dışarı çıktım. Öncelikle şehrin çok küçük olduğunu, bir günde baştan aşağı gezilebilecegini belirteyim. Geçmişi 1200’lü yıllara kadar uzanıyor, ancak şehir II.dünya savaşında naziler tarafından yerle bir edilmiş. Nüfusunun üçte birini bu savaşta kaybetmiş. Bayrağındaki kırmızı renk buradan geliyor.

Savaş zamanındaki yıkım yüzünden şehirdeki en eski bina 100 yaşında, pek çok  kilise, müzeler, gezilecek yerler son birkaç on yıl içerisinde yapılmış. O yüzden tarihi olarak maalesef fazla bir şey sunmuyor. Şehrin nüfusu 2 milyonun üzerinde, ancak bu banliyöleri ve şehrin eteklerine yayılmış yerleşim yerleri dahil edildiğinde. Normalde çok sakin bir şehir. Mesai saatlerinde pek fazla kimseye rastlamadan gezebilirsiniz.

Şehir Svislach ve Nyamiha nehirlerinin kesişim noktasına kurulmuş. Tam ortasında bir göl, ve göl üzerinde şirin bir ada var. Sonradan yapılmış, yapay bir ada. Rus- Afgan savaşında, Sovyetler adına savaşıp hayatını kaybeden Belaruslu askerler anısına bir anıta dönüştürülmüş.  Nehir şehir boyunca kıvrılarak ilerliyor ve pek çok köprü iki yakayı birbirine bağlıyor. Her yer tertemiz, bununla özellikle övünüyorlar. Şehir genel olarak turiste alışık değil. Fazla yabancı olmadığından rahatsız edilmediğiniz gibi, ilgi de görüyorsunuz. Şehirle ilgili detaylı rehberimize buradan ulaşabilirsiniz.

Belarus bizde de söylendiği gibi Beyaz Rus demek. Aslında Belaruslular rus değiller, tarihleri 1100’lü yıllardaki prensliklerine kadar gidiyor. Aslında Litvanya ve Polonya’ya genetik olarak daha çok yakınlarmış. Ruslar 1800 lerde ülkeyi egemenliklerine aldığında beyaz tenleri sebebiyle “beyaz rus” demişler. Kendi dilleri Belarusca, ancak günümüzde Rusça’dan çok fazla sözcük içeriyor, halkın çoğu da Rusça konuşuyor. Bölgede Rusya ile ilişkileri en iyi ülke. O kadar ki Rusya ila iç hat uçuşları var, bizdeki Kıbrıs gibi düşünülebilir. Ancak okullarda Belarusca ve Rusça beraber öğretiliyor. Gezim sırasında Belarusça ve Rusça konuşanları ayırmaya başlamıştım. Gerçekten farklı fonetikte diller. Game of Throne’daki “dotraki” dilini anımsattı bana.

Öğleden sonra 4 gibi şehir meydanında daha önce internetten araştırdığım şehir turuna katılmak için geliyorum.  Şimdiden Polonyalı bir kızla Amerkalı bir arkadaş orada. Tanışıyoruz, sayımız 7 kişiyi buluyor. Birazdan da kızıl saçlı, mavi gözlü rehberimiz beliriyor. gerçek bir Beyaz Rus’un nasıl biri olduğunu orada anlıyorum. Ismi Daria. 2 saatlik güzel bir tur yapıyoruz. Katettiğim mesafe olarak en kısa süren şehir turum oluyor Minsk turu.  Gerçekten bir günde gezilebilecek şehirlerden. 

Yaklaşık iki saat süren şehir turundan sonra rehberimiz Daria birkaç arkadaşla oldukça samimi olduk. Tur biriminde bahşişlerimizi verirken başka neler yapabileceğimizi sorduğumuzda Belarus’ta görülmesi gereken en önemli yerlerden birinin Mir ve Nezvish’teki kaleler olduğunu söyledi. Ben de arkadaşlara böyle bir turu düşünüp düşünmediklerini sordum. Amerikan ve Avustralya’lı arkadaşlar kabul ettiler. Kale giriş ücretleri dahil 50 şer dolara tüm günlük bir tur ayarladık. Daha sonra aramıza Koreli bir arkadaş daha katıldı. Yarın buluşmak için sözleştik.

İki saatin sonunda oldukça yorgun düşüyorum. Küçük bir yemek molasından sonra erkenden yatıp yarına hazırlanıyorum. Sabah 9’da rehberimiz Daria bizi almaya geliyor. Özel bir arabayla yaklaşık 100-150 km sürecek yolculuğumuza başlıyoruz.

Ilk durağımız Mir kentindeki kale. Yol boyunca Belarusun kırsalını da görme şansı buluyoruz. Yol boyunca kanola tarlaları, çiftlikler, sürüler, traktörler bize eşlik ediyor. Ülke savaşta pek çok şeyi gibi yollarını da kaybetmiş. Yeni yapılan 3 şeritli yollar oldukça güzel. Güzel köyler ve manzaralar eşliğinde sıkılmadan Mir’e varıyoruz.

Burası beşbin kişinin yaşadığı çok güzel ve şirin bir kasaba. Her yer tertemiz, koy büyüklüğünde ama trafik ışıkları, durakları her şeyi var. Evlerin etrafı küçük renkli ahşap çitlerle çevrilmiş.

Kasabanın çıkışında ana hedefimiz olan Mir Kalesi’ne varıyoruz. Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan bu kale yaklaşık 400 yıllık bir geçmişe sahip. Bunca yıl süresince sadece 4 büyük ve soylu aile yaşamış. Orta çağ ile ilgili dizi ve filmlerden görmeye alışık olduğumuz etrafı suyla çevrili, yüksek duvarları olan kalelerden. Devrin imkanları ile aşmanın güç olduğu, kuşatmaya alınsa düşmesi aylar sürecek yapılardan.

Kale Dük Juryj Ivanavič Illinič tarafından 1600’lerde yaptırılıyor. Kalenin etrafını saran duvarların köşesinde 5 adet kule var. Kuleler arası yalşaık 75 metre. Kulelerden biri ziyarete açık, içerisi boş ve yukarı katlara çıkmak iri yapılı kişiler için gerçekten zor. Yukarıdan güzel bir manzara beklemeyin, kale çevresini duvarların arasından açılan yarıklardan çok az bir şekilde görebiliyorsunuz.

Kalenin içerisine girdiğimizde ailenin kaldığı büyük bir bina ve çevresini saran asker ve hizmetlere ait daha sade binalar var. Avlunun tam ortasında büyük bir su kuyusu var. Kalenin son sahipleri Radziwill ailesi, saray 1800’lerdeki Mir savaşından sonra neredeyse 100 yıl terk ediliyor ve boş bir şekilde duruyor. 1900’lerde Radzivill’in kızı tekrardan sarayı onarıp, ikamete açıyor.

Kalede zamanında 100’ün üzerinde hizmetçi varmış. Kendilerinin yaşadığı ayrı binaları var. Ailenin yaşadığı bina lüksü ve geniş odaları ile hemen belli oluyor. Geniş toplantı odaları, halen lüks yemek takımlarının olduğu salonlar, kütüphaneler ve çalışma odaları. Hizmetliler kalenin alt katlarında çalışıyorlarmış. En alt katta mahzenler, mutfaklar ve hizmetlilerin zamanlarını geçirdikleri odalar görülebiliyor.

Eğer Belarus’a yolunuz düştüğünde ziyaret etmek istiyorsanız detaylı bilgiyi resmi sitesinden alabilirsiniz.

İkinci durağımız Nesvizh Kalesi oluyor. Yine Radzivill Ailesine ait bu kale 1600’lü yıllarda tamamlanmış. 1921-1939 yılları arasında Polonya hakimiyetine girmiş. Kale yine etrafı suyla çevrili bir tepenin üzerine sağlam duvarlarla örülmüş bir şekilde inşa edilmiş. Kaleye giden yol üzerinde bir kilise ve çeşitli hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar mevcut. Giriş biletlerini de buradan alıyoruz. Girişi geçtikten sonra, yapay bir göl üzerinde birkaç yüz metre uzanan bir yoldan kaleye varılıyor. Gölün kenarında yerleşimler göze çarpıyor, rehberimiz burada evlerin çok ucuz olduğunu, göl kenarındaki müstakil bir evin bile 25-30 bin dolara alınabilineceğini söyledi.

 

Bölge Sovyetlerden ayrıldıktan sonra 1994’te yenilenerek ziyarete açılıyor. 2005 yılında da Unesco Dünya Mirası Listesine kabul edilmiş. 2017 yılı itibariyle giriş fiyatı 13 BYN, yani yaklaşık 20.-TL. Daha fazla bilgi almak için resmi sitesi ziyaret edilebilir.

Genel itibariyle Belaarus’u çok huzurlu bir ülke olarak buldum. Küçük, temiz, düzenli bir ülke. Ekonomik durumları iyi değil ama yine de mutlular. Doğu Avrupa seyahatimde en çok keyif aldığım duraklarından biri oldu. Sizlere de mutlaka tavsiye ederim..

 

 

 

 

                     

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Mesut Toker

1 YorumYorum Yaz

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.