Kapadokya Türkiye’nin değil belki dünyanın en önemli seyahat noktalarından biri. Uzunca bir aradan sonra ben de Kapadokya’yı görme fırsatı buldum. Kapadokya yolculuğu için tur şirketini tercih ettim. İlk kez turla bir seyahate katıldım. Daha önceki seyahatleri bireysel çabalarımla yaptığımdan benim için farklı bir deneyim oldu. Kapadokya tatili için seçtiğim 1 mayıs haftası bu tur için seçilebilecek en yoğun dönemlerden biriydi. Bu yüzden çeşitli sıkıntılar yaşadık. O yüzden ilk turlu gezim muhtemelen son gezim olacak.

Cuma akşamı otobüsle başlayan yolculuğumuz beklenen süreden sadece bir saat bir farkla sabah sekiz gibi Nevşehir’de son buldu. Aslında tatili fırsat bilen İstanbullularin yollara döküleceğini tahmin ettiğimizden daha kötüsüne hazırlıklıydık.

Kapadokya Neresi? 

Kapadokya aslında bir vadinin ismi. Hikayesini az çok biliyorsunuzdur ama kısaca özetlemek gerekirse, bölgedeki Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ bundan 60 milyon yıl önce aktif birer volkanmış. Bu volkanlardan çevreye yayılan kül ve lav tabakasının oluşturduğu tüf yapısı, zaman içerisinde rüzgarın, yağmurların, zaman zaman da insanların şekillendirmesiyle, bugün aşina olduğumuz ilginç şekilleri oluşturmuş.

Aslında Kapadokya olarak isimlendirilen yer, Erciyes ve Hasan Dağı arasında kalan 60-70 km çapında bir alanın adı. Bölge kolay işlenen volkanik toprak yapısı sebebiyle çok eski çağlardan beri popüler bir yerleşim bölgesi olmuş. 

Gezideki ilk sıkıntılarımızı kahvaltımız esnasında yaşadık. Sadece bizim tur satın aldığımız firmanın 40 tane otobüsle buraya geldiğini düşünürseniz olayın ciddiyetini anlamaya yeter. İzdihamı size anlatmama gerek kalmaz. Sabah kahvaltı için verdiğimiz mola 45 dakika olmasına ve ekstraya girmesine rağmen, kahvaltı sırası yarım saatten uzun sürdü. Pek çok kişi kahvaltısını bitiremeden bırakmak ya da bizim gibi geceden kalan sandviçle idare etmek zorunda kaldı. Ancak yine de şikayet etmeye hakkımız yok, hava güzeldi, üç gün tatil vardı ve bunu değerlendirmek için pek çok kişi aynı kararı vermişti. Hatamız bunlara hazırlıklı olarak yola çıkmamaktı.

Neyse yoldaki sıkıntılarla lafı uzatmadan gezimize geçelim.  İlk durağımız Göreme Açık Hava Müzesi oluyor.  

 

 

Geçmişi tahminen M.S. 9. yüzyıla kadar dayanan, yaklaşık 300 yıl kadar yoğun bir manastır yaşantısına şahitlik etmiş bir bölge burası. Bir vadi içerisinde içerisinde çeşitli ibadethaneler, kilerler, mahsenler ve yaşam alanlarının, taşlar içerisinde oyularak yapılmış. Burasının 1985 yılından beri Unesco Dünya Mirası listesinde olduğunu ayrıca belirtelim.

Öncelikle bizim yaptığımız hataya düşmeyin, gelmeden bir müze kart edinin. Çok değil 40 TL’ye bir yıl kullanabiliyorsunuz. Benim müze kartım vardı, kuzene de müzekart yerine geçen iş bankası kartımı verdim. Ancak kimlik kontrolünün sıkı olacağını düşünmemiştim. Sonuçta kuzen sadece bir gün için 30 tl ödemek zorunda kaldı. Siz siz olun, turla geliyorsanız otobüsteyken ya da daha yola çıkmadan bir müzeden müzekart temin edin.

 

 

Göreme açık hava müzesi, kayalar içerisine oyularak yapılan mağazalardan oluşan eski bir yerleşim birimi. İçerisinde dini ibadethanelerden tutunda, mutfak, kiler vb bilumum şekillerde değerlendirilmiş onlarca mağaradan oluşan bir yerleşke. Bazı dar bölümlerde yoğunluğunda etkisiyle zor anlar yaşayabiliyor. Buraya bir saat gibi bir süre ayırabilirsiniz. Kiliselerden en önemlileri “Yılanlı Kilise” ve “Barbara Kiliseleri”. Mağaralarda fotoğraf çekmek yasak, dışarısında da fotoğraf çekmek için yerler olmakla birlikte pek fotojenik yerler değil.

Bir sonraki durağımız yöredeki Onix taş atölyesi oluyor. Baştan bölgedeki taşların nasıl işlendiğine dair uygulamalı bilgiler alırken daha sonra aslında burasının tura katılan bayanlara takı satılması için düzenlenen bir nevi pazarlama düzeni olduğunu anlıyoruz. İlk bölümdeki atölyede başlayan yolculuk, arkanızdan sürekli kapanan kapılar eşliğinde bayanların kendini kaybedeceği devasa bir taki mağazasında som buluyor. Neyse ki mağaza sahibi fiyat etiketlerindeki “euro” idarelerini bize kıyak yaparak tl’ye dönüştürüyor. Biz de takılara pek ilgimiz olmadığından bu pazarlama dehası abimizin satış tekniklerini inceleme fırsatı buluyoruz.

 

 

Tur şirketleriyle seyahatte ilk eksim bu duruma geliyor. Gezginlerin istekleri dışında ya da bir yer geziyormuș gibi pazarlamaya alet edilmesi. Ama sadece bizim ülkemize özgü değil tabi, dünyanın pek çok yerinde karşılaşabileceğiniz bir durum. Ama bir grupla geziyorken olayın nereye gittiğini hissetseniz bile kaçamıyorsunuz. 

Diğer olumsuz bir tecrübem ekstra alınan yemekler. Size turu satarken serbest olduğunuz istediğiniz yerde yiyebileceğiniz söyleniyor ama gezi esnasında genellikle bir yerle anlaşılıyor, siz de grup bozulmasın diye uymak zorunda kalıyorsunuz. Öğlen yemeğinde “testi kebabı” yediğimiz yer böyle bir yerdi. Kötü değildi kesinlikle ama seçeneğiniz testi kebabı veya tavuk şişti. Restoranda şehrin birkaç kilometre dışında yer altına oyulmuş bir mağara içindeydi. İsteseniz de başka bir yerde yemek yeme şansınız yoktu. Bütün otobüsü siz orada yemek istemediniz diye başka bir yerde durdurmak herkesin yapabileceği bir şey değildir sanırım.

Yemekten sonra “Paşabağ”a geçiyoruz. Açık ara günün en güzel mekanı. Kapadokya’nın simgesi “üç güzeller” peri bacaları burada. Maalesef tur rehberimiz buraya sadece 30 dakika ayırdı. Rahatlıkla bir kaç saatimi buraya harcayabilirdim. Karşımıza bu kez de turlardan hoşlanmamak için başka bir sebep çıkıyor. Sınırlı süreler. Her yere koştura koştura gidiyoruz. İstediğimiz kadar kalmamız mümkün değil. Bir sonraki mekan için acele etmemiz gerekiyor.

 

 

Bir sonraki durağımız Derven Vadisi’ndeki “hayaller vadisi” ya da “perili vadi” de denen bölge. Burasının özelliği, gökyüzündeki bulutları bir şeylere benzetmemiz gibi, buradaki peri bacası oluşumları da bir şeylere benziyor. Bu genellikle deve, yunus gibi hayvanlar, ya da ünlü simalar. Gerçekten benzedikleri için mi bu şekilde isimlendirilmiş yoksa rehberler size söylediklerinden mi bu şekilde görüyoruz tam karar veremedim. Gerisi sizin hayal gücünüze kalmış. 

 

 

Bir sonraki mekanınız Ürgüp merkezdeki bir şarap fabrikası ve hemen aşağısında bulunan asmalı konak dizisinin bugün müze haline gelmiş evi. Şarap tadımı ve asmalı konak ilgimi çekmediğinden ara sokakları dolaşıyorum. Eski bir Rum kenti olan şehrin dar sokaklarında bunu hissetmek mümkün.

İlk günün son durağı eski bir Rum köyü olan “Mustafa Paşa”da yarım saat mola veriyoruz. Köyün meydanında, bildiğimiz köy kahvehanesi ve alışılmış köylü amcalarla tipik bir köy sahnesi canlanıyor gözünüzde, ancak az ileride kafeler, publar, restoranlar burada köyden çok daha fazlası olduğunu anlatıyor. Ama köylüler bundan memnun mu bilemedim.

 

 

İlk günün yorgunluğu ile otelimize erken giriyoruz. Güzel bir akşam yemeğinden sonra şehri biraz gezip, çaylarımızı içtikten sonra erkenden otele dönüp yatıyoruz. Yarın yine erken kalkmamız gerekiyor ve ben dün akşamki otobüs yolculuğunda pek de rahat bir gece geçirmedim. Uykuya yenilmem fazla uzun sürmüyor.

 

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Mesut Toker

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.