Makedonya’da ilk durağım olan Ohrid’te bir gün geçirdikten sonra, bir sonraki durağım Üsküp.

Ohrid-Bitola arasıyle kıyasladığımızda Bitola- Üsküp arası biraz daha düz. Dağlar tepeler biraz daha fazla uzaklaşıyor. Tarlalar daha geniş alanları kaplamaya başlıyor. Ancak yeşillikler, gökyüzü, akarsular aynı kalmaya devam ediyor. üç saatlik yolculuğun ardından Üsküp’e varıyoruz. Akşam üzeri şehre ulaştığım gibi hostelimi bulup dinlenmeye çalışıyorum. Yarın Üsküp gezimin ardından Belgrad’a doğru yola koyulacağım.

Üsküp’te ilk günümde ne yapacağıma karar vermeden sabah erkenden kalktım. Üsküp pek turistik bir yer olmadığından şehrin dışında fazla gezecek bir yer yok maalesef. Şehrin dışındaki en ünlü yeri Matka Kanyonu. Aksam saatlerine kadar belediye otobüsü olduğunu bildiğimden ilk olarak şehri tanımaya karar verdim. Yakınımda nereleri var diye bakarken, Tiran’da olduğu gibi burada da ücretsiz şehir turu olduğunu gördüm. Saat 10’da Mother Teresa evinin önünde rehberimizle buluşarak şehri gezebiliyoruz.

Konum olarak uzak değildim zaten, saat 10’a geliyordu, katılmaya karar verdim. Gittiğimde rehber dışında kimse yoktu. Rehberimizin adı Miha, yarı yunan, yarı makedon bir arkadaş. Nihayetinde grubumuz 10 kişiye ulaşıyor, aramızda Samsun’dan bir arkadaş da var. İlk defa bu tür bir gezide bizden birini görüyorum. Tarihi binaları gezerek başlıyoruz. Aslında Makedonya çok eski bir tarihe sahip, sürekli birilerinin egemenliği altında yaşamışlar. Son dönemleri hariç sadece 7 yıl birilerine tabi olmadan yaşamışlar.

Şehrin bu karışık geçmişi binalarına da yansımış, Osmanlı döneminden kalma bir eserin yanında, Tito zamanından kalma bir bina görebiliyorsunuz. 1960’lardaki depremle birlikte pek çok yapı hasar görmüş. Yenilemeye çalışmışlar ama halen izleri görülebiliyor.

Gezimize başladığımız yer bizlerin rahibe Terasa, Makedonların Mother Teresa olarak bildikleri, Hindistan’da yoksul insanlara yaptığı yardımlar dolayısıyla Nobel Barış ödülüne laik görülmüş bir din kadını. Tiran gezimizde de Arnavutlar tarafından sahiplenilmişti. Her iki tarafta kendi ülkesinde doğduğunu iddia ediyor. Şahsen bana Makedonya’da doğmuş olması daha doğru gibi geldi.

Adına adanmış ev aslında doğduğu ev değil. Büyük depremde bu ev tamamen yıkılmış. Onuruna bu yeni yapıyı inşa etmişler. Biraz farklı dizayn edilmeye çalışılmış ama yeni bir bina olduğunu, bir nevi müze olduğunu anlıyorsunuz.

Rehberimiz Üsküp’ün biraz tezatlar şehri olduğunu, tarihi gerçeklerin dışında akıl erdirmekte zorlanacağımız, biraz da eğlenceli, komik bir gezi olacağını belirtmişti en başta. Turumuz ilerledikçe ne demek istediğini daha iyi anladım. Bunca geçmişe, tarihi yapıya rağmen mevcut hükümet, yönetim halktan topladığı paraları biraz rahat harcamış. Ortaya bir nevi taklit Avrupa çıkarılmaya çalışılmış. Şehrin bir yerinde Wall Street’te görebileceğiniz boğa heykelini görürseniz şaşırmayın.

Şehrin merkezine geldiğinizde her yerde kalitesiz malzemeden abartısız yüzlerce heykel göreceksiniz. Ama alakasızca her yerde. Binaların çatısında, köprü üstünde, hatta içinde. O kadar kalitesiz malzemeden yapılmış ki, elinizle vurduğunuzda içinin boş olduğunu anlayabiliyorsunuz. Yetmezmiş gibi Vardar nehrini Venedik’e benzetmeye çalışmışlar. Üç tane kocaman korsan gemisi kondurmuşlar nehrin üzerine.

Burada yaşayanlar da bundan sıkılmış olsalar gerek bulunduğumuz dönemde protestolar vardı. Biraz yaratıcı bir şekilde, şiddet içermeyen şekilde kalabalıklar akşam 9 gibi toplanıyor, 10 gibi dağılıyorlar. Ellerinde renkli boya içeren poşetleri bu sahte heykellerin, barok dönemi sütunların, geçitlerin üstüne fırlatıyorlar. Her yer rengarenk.

Şehrin bizim tarihimizle ilgili kısmı Vardar nehrinin ötesinde. İki yakayı birbirine bağlayan pek çok köprüden hangisinin Osmanlı’dan kaldığını söylemek kolay, sahtelerinin yanında hemen göze batıyor.

Osmanlı dönemi eserlerinin çoğu Makedonların Carjiya ddikleri, eski çarşı içerisinde. Yaklaşırken bile tanıdık bir hisse kapılmanız mümkün. Çarşının girişine bugün kullanılmayan bir hamam var. Sonra sağlı sollu dükkanların bulunduğu, bugün itibariyle çoğunu kuyumcuların ve tekstille ilgili dükkanların aldığı pazar bölümü bulunuyor. Bunlarında ortasında medrese ve hanlar var. Halen bugün bile hanların alt kısımları dükkan iken, üst kısımları genellikle Arnavut azınlıktan ailelerin çocuklarına eğitim veren merkezler olarak işlev görüyormuş.

Çarşının girişinden sol yukarıya baktığınızda, her zaman Osmanlı yerleşim yerlerinden bildiğimiz şehre yukarıdan hakim bir noktadan gören kaleyi görebiliyorsunuz. Kalenin surları üç farklı katmandan oluşmuş. Aslında bu kale Roma döneminden beri burada ama Osmanlıya küçük gelmiş ve son geniş halkayı eklemişler. Kalenin içine girdiğinizde şehrin dört bir tarafını görebilmeniz mümkün. Giriş için ücret gerekmiyor.

Çarşıyla ilgili beklentim çok daha farklıydı açıkçası. Çok daha otantik bir ortam bekliyordum. Yerel çalgılar, telkari gibi el işçiliği gerektiren zanaatkarlar yine var ama dükkanların çoğunu turizm şirketleri, kuyumcular, kadın kıyafeti satan dükkanlar almış. Şehirde en çok türkçe konuşulan yer burası. Satıcılarla anlaşmak çok kolay. Ancak konuşmalar çok ileri seviyeye pek taşınamıyor. Yine de farklı bir coğrafyada kendi dilinizde anlaşabilmek güzel bir duygu.

Gezi yaklaşık dört saatin ardından bitti. Günün geri kalanında Matka Kanyonuna gitmeye karar verdim. Genel bir bilgi vermek gerekirse burası eski bir baraj, halen aktif halde. Kanyon olarak turistlere açılmış, baraj gölünün etrafında gezilebilecek birkaç kilometrelik alandan oluşuyor.

Ulaşım için iki seçenek var. Otobüs ve taksiler. Taksilerle pazarlık yapılarak 400 dinara, 2016 fiyatlarıyla yaklaşık 6-7.-EUR’ya gelmek mümkün. Dönerken otobüs saatlerine göre daha yüksek bedel istiyorlar. Diğer yol belediye otobüsü. İlk durak şehir garajının yanı., numarası 60. Normalde şehir içinden de geçiyor ama her zaman doğru durağı bulmak kolay olmayabilir. Garaj şehir merkezinden yürüyerek 20-25 dakika uzaklıkta. Otobüs sıklığı yaklaşık 1.5 saatte bir. En son otobüs akşam 9’da şehre dönüyor. Fiyatı 45 dinari, yaklaşık 1.EUR.

Kanyona geldikten sonra yürüyüş yoluna ulaşmak için yaklaşık 10 dakika yürümek gerekiyor. Girişte restoranlar var, onları gördüğünüzde girişte olduğunuzu anlayacaksınız. Bu noktada internet yarım saat için ücretsiz.

Baraj gölünün kenarlarında bulunan yol zaman zaman toprak patikadan, zaman zaman da taş, çimento zeminden. Ben yaklaşık bir km kadar yürüdüm, patikanın sonunda mağara varmış, ama benden başka kimse yola devam etmediğinden pek gitme isteğim kalmadı. Bir noktasından geri döndüm.

Yürümenin dışında restoranların bulunduğu bölümden kano kiralayıp, 1,5 saatte ve oldukça yorucu bir tecrübenin ardından baraj gölünün sınırlarına ulaşabilir yada ne gerek var bu kadar çabaya deyip, biraz daha fazla ödeyerek bir tekne kiralayabilirsiniz.

Kanyon gezisi sırasında aynı hostelde kaldığımızı öğrendiğim Mitka isminde Çek bir arkadaşla tanıştım. Yalnız seyahat etmenin başka bir avantajı sanırım, başka yalnız seyahat edenlerle tanışabiliyorsunuz. Bu arkadaşla beraber gezip, akşamda güzel bir yemekte sohbetimize devam ediyoruz.

Bu gece Belgrad’a geçiyorum. Üsküp’e uzaklığı yaklaşık 400 km. Geceyi yolda geçirebilmek adına 02:00 otobüsünde bilet alıyorum. 2016 fiyatıyla yaklaşık 23.-EUR tutuyor. Balkan yolculuğumun en pahalı aşaması Üsküp-Belgrad arası oluyor. Belgrad’ta görüşmek üzere.

                     

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Mesut Toker

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.