Mardin uzun süredir gitmek istediğim bir şehirdi. Farklı din ve kültürlerin birleşme noktası olarak bilinen Mardin, uygun iklimi, tarihi yapıları ve misafirperver insanlarıyla yerli ve yabancı pek çok gezginin görmek istediği yerlerden.  Ne zaman uçak fiyatlarını görsem yüksek fiyatlarla karşılardım. Zaman zaman yapılan kampanyalarda da hafta sonu yer bulamazdım. Uzun bir aradan sonra Kasım ayının sonuna uygun fiyatlı bilet bulmayı başardım.

Kasım ayının son hafta sonu bir cumartesi sabahı İstanbul’daki soğuk havayı bırakarak Mardin’e doğru yola koyuldum. İki saatlik sorunsuz bir uçuşun ardından Mardin görüş alanımıza girdi. Kahverengi ve sarı tonların hakim olduğu, yer yer yüksek, ufak tefek karlı tepelere sahip dağ sıralarının olduğu bir coğrafyaya gidiyorduk. Sıcaklık rekorunun neden bu şehrine ait olduğu daha uçaktan bile belli oluyordu.



Mardin’in görülecek pek çok yeri olduğunu biliyordum ama yine de hafta sonunun tamamı için de fazla küçüktü. Fazla uzak olmayan, günü birlik görülebilecek yerleri araştırırken de Hasankeyf ve Midyat öne çıkmaya başladı. Mardin yazısını okumaya geçmeden önce Hasankeyf ile ilgili yazıyı buradan, Midyat ile ilgili yazıları buradan okuyabilirsiniz.



Günü birlik Midyat gezisinden sonra akşam 7 gibi Mardin’e varıyorum. Midyat’tan gelen minibüsler eski Mardin’e girmeden Yenişehir’e devam ediyorlar. Girişine inip, yolun karşısından Cumhuriyet Caddesi’nden geçen minibüslere aktarma yapmak zorundayız. 10 dakikalık bir yolculuktan sonra kalacağım Zinciriye Hotel’e varıyorum. Zinciriye Medresesi ya da diğer adıyla İsa Sultan Medresesi’ne bitişik, tarihi bir hanın içerisinde. Kasım ayı olmasının avantajıyla otel boş, uygun bir fiyata güzel bir oda buluyorum. Odama yerleşip ana caddeyi biraz gezme için dışarı çıkıyorum. Dükkanların neredeyse tamamı kapanmış. Esnaftan açık olanlardan birine soruyorum, müşteri yok ki neden açsınlar diyor haklı olarak. Oturup bir kahve içeceğim kafe bile bulamıyorum. Restoranlar ve türkü barlara benzer, genelde yer altında yada arka sokakta nargile kafeler var. İçerideki dumanlı ortamı pek sevmediğimden maalesef erkenden otele dönmek zorunda kalıyorum. En azından notlarımı alıp, uyuyarak erkenden kalkıp tekrar sokaklara dalabilirim diye kendimi avutuyorum.

Ertesi gün erkenden kalkıp kahvaltımı yapıyorum. Uçağım akşam yedide. Şehri tamamen keşfetmek için bir tam günüm var. İlk yaptığım iş hemen otelin üzerindeki Zinciriye Medresesini ziyaret etmek. Kapıda bekleyen birkaç kişiden pazar günleri 11:30’da açıldığını öğreniyorum. Açılmasına iki saate yakın bir süre var. Tripadvisor‘dan kontrol ettiğimde Mardin Müzesi’nin fazla uzak olmadığını ve açıldığını görüyorum. Ana caddeden gitmektense dar sokakları takip ederek bulmaya çalışıyorum.

Mardin sokakları oldukça dar. Cumhuriyet Caddesi dışında bu yollara arabayla girmek pek kolay değil. Çoğu yerde ancak iki kişi yan yana geçilebiliyor. Her ne kadar Belediye yerlere beton atmış, taş döşemişse de yine de kendinizi yüzyıllar öncesinde hissediyorsunuz. Uzun olmayan bir yürüyüşten sonra Mardin müzesine varıyorum. Müze Cumhuriyet Meydanında, Atatürk heykelinin hemen sol üzerinde. Oldukça güzel, eski bir yapı içerisinde yer alıyor. İlk kez 1895 yılında Süryani Patrikhanesi olarak hizmet vermeye başlayan bina 1995 yılında bugün ki amacı için kullanılmaya başlanmış.

Müze girişi ücretsiz, çalışanlar girişten itibaren size yardımcı oluyor. Klasik müzelerden farklı olarak genel bir girişten sonra devir devir gitmektense farklı konularda odalar hazırlanmış. Mardin’in din, ticaret hayatı, sosyal hayat vb. şeklinde. Bu şekilde daha derli toplu olmuş. Müze galerine ait detaylı kroki buradan bulunabilir. Bir de ilk defa bu kadar açıklamaları doyurucu müze görüyorum. Sergilenen eserlerin ne olduğunu, ne işe yaradığını, tarihini, nerede bulunduğunu çok detaylı bir şekilde okuyabiliyoruz. Tek eleştirim hangi yönü takip etmemiz gerektiği daha net belirtilebilirdi.

Müzenin hemen yanında, güzel dış süslemeleriyle bir kilise göze çarpıyor, Meryem Ana Kilisesi. Yapım yılı 1865’miş. Maalesef Mardin’deki pek çok kilise gibi kapalıydı, ziyaret edemedim.

Kiliselerden bahsetmişken Mardin’de görülmesi gereken bir kaç kiliseden bahsetmeliyiz.

Mor Mihayel Kilisesi ve Burç Manastırı :
185 yılında inşa edilmiştir. Daha eski dönemlere ait bölümler mevcuttur. Yeniyol Caddesi’nin alt tarafındadır.

Mor Yusuf Kilisesi (Surp Hovsep):
Bir Meclis-i Mebusan üyesi öncülüğünde 1894 yılında ibadete açılmıştır. İçinde 21 sütun bulunan kilisenin koro balkonu olup, çok sayıda değerli ikonası vardır.

Deyrülzeferan Manastırı :
Mardin ilinin 3 km. doğusunda bulunmaktadır. Yukarı Mezopotamya’nın tarihi yapıtlarından ve en tanınmış olanlarından biridir. Süryani Kadim cemaatinin dini merkezidir. Manastır, 4. yüzyılda kurulmuştur. O dönemden kalma mozaikler bugün de görülebilmektedir. Çeşitli devirlere ait üç ibadethane mevcuttur. Canlı bir tarih görünümünde olan manastırın en büyük özelliklerinden biri de içinde 52 Süryani Patriğinin mezarlarının bulunmasıdır.

İzozoel Kilisesi:
Midyat’ın Altıntaş (Keferze) köyünde bulunan bu kilise, köyün kuzeyindeki en yüksek noktaya yerleşmiştir. Kilisenin görkemli konumunu vurgulayan çan kulesi Midyat’taki taş işçiliği ve işlemeciliğinin en güzel örneklerinden birisidir.

Bir inanışa göre, bu kilise Mor Gabriel Manastırının mimarı Şufnayn’ın oğulları mimar Theodosius ve Theodore tarafından 6. yüzyıl başlarında inşa edilmiştir. Ancak bu kilisenin Turabdin’in parlak dönemlerini yaşadığı 8.yüzyılda yapıldığı da iddia edilmektedir.

Müzede yaklaşık iki saat bir zaman geçirdikten sonra sabah Ziyaret edemediğim Zinciriye Medrese’sine dönüyorum.  Kalenin hemen altında, iki geniş kubbesiyle tanıyabileceğiniz bu yapı 1385 yılında Timur’a karşı da savaşmış olan Melik Necmettin İsa tarafından yaptırılmış. Daha sonra Timur tarafından buraya hapsedildiğinden Sultan İsa medresesi olarak da biliniyor. İçerisinde bir cami, türbe ve akan suyu ortadaki havuzda bulunan bir çeşme bulunmaktadır. Yine rivayete göre duvardan akan çeşme doğumu, oradan havuza kadar olan akıntı hayatı, suyun akıp biriktiği havuzda sonsuzluğu simgelermiş. En iyi Mardin manzaralarından birine sahip yapı “Zinciriye” adını bir rivayete göre kubbeleri arasında çekili bir zincirden almış.

Medresenin üzerinde kaleyi göreceksiniz. Ancak ilginç bir şekilde bu kale askeriyenin denetiminde. Üzerinde radar benzeri yapılar göze çarpıyor, çıkması neredeyse imkansız dik duvarlarının altında da dikenli teller mevcut. Bence böyle tarihi bir şehre hiç yakışmayan bir görüntü. En yakın sürede boşaltılarak burası da turizme kazandırılır diye umuyorum.

En iyi manzaralardan birini alabileceğiniz, kalenin hemen altında bulunan mezarlığa da bu askeriyenin çevirdiği telleri takip ederek ulaşabilirsiniz. Oldukça yüksek bir noktada bulunan mezarlıktan hem eski şehir, hem de yeni şehrin manzarasını almak mümkün. Maalesef her yerde karşılaştığımız Türkiye gerçeği çöpler burada, mezarlıkta da karşımıza çıkıyor. Neden böyleyiz hep merak ediyorum. Hadi yaşayanlara saygımız yok, bari mezarları tutabilseydik. Türkü, Kürdü, Arabı farketmiyor, dinimizin emirlerine rağmen çevremizi temiz tutmuyoruz.

Bu yüksek nokta, kendinizi dinlemek için ideal bir yer. Şehrin sesleri buraya zar zor ulaşıyor. Arada çocuk sesleri, makine seslerine karışıyor. Ancak mezarlıktan Mardin ovasını izlemek, kendimizi izlemek ve dinlemek için de bir imkan veriyor. Buradan geçmiş nice uygarlığı, kavgaları, savaşları, medeniyetleri, dinleri düşünmeden ve kendimi sorgulamadan yapamıyorum. Kendi kendime farklı bir çağda burada yaşamak güzel olurdu diye düşünüyorum.

Ağır bir kahvaltıdan sonra bir şey yiyememiştim. Dönüşte kendime güzel bir ziyafet çekiyorum. Mardin’de son saatlerim, hava alalına dönmek için tekrar Yenişehir’e gidiyorum. Oradan Kızıltepe minibüsleriyle tekrar hava alalına ulaşıyorum. Güzel anılarla ayrıldığım şehir, tekrar gelmek isteyeceğim ender şehirlerden biri oluyor..

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Mesut Toker

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.