Balkanlarda ikinci ülkem Arnavutluk, bir önceki durağım olan Kotor ile ilgili gezi yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

Budva’dan saat 9’da hareket eden otobüsümüz Bar-Ulcinj istikametini takip ederek Podgorica’ ya doğru yola çıktı. Yolda birkaç noktadan yolcu aldık. Onun dışında durmadan Podgorica’ya yaklaşık 1,5 saatte geldik. Burada 15 dakikalık moladan sonra Arnavutluk sınırına, İşkodra’ ya doğru yola koyulduk. Otobüs biraz eski olmakla birlikte rahattı. Klimaları çalışıyordu. Yollar kıvrılarak ilerlediğinden genellikle 60-70 km hızla ilerliyorduk.

Sınır da biraz beklemek durumunda kaldık. Klasik olarak önce Karadağ polisi otobüse binip pasaportları topluyor, çıkış damgaları vuruluyor, 50 metre ilerledikten sonra bu kez aynı işlemi Arnavut polisi yapıyor. Bu işlem yaklaşık 30 dakika sürdü. Ancak ilginç bir şekilde Arnavut tarafının damgasını bulamadım. Belki uygulamaları böyledir, daha sonra çıkarken öğreneceğim sanırım.

Sınırdan sonra meşhur İşkodra, yerel adıyla Skoder’in etrafında ilerliyoruz. Göl Avrupa’nın en büyüğü, hem Karadağ hem de Arnavutluk’ta pek çok kasabaya geçim imkanı sağlıyor. Arnavutluk tarafında kendimi biraz daha fazla ülkemde hissettim. Bir birinden ayrı konumlanmış, oldukça güzel, genellikle önü ağaçlı ve çiçekli evler İşkodra’ya kadar bizi takip etti. Cami minareleri görmeye başlıyoruz. Arnavutluk nüfusunun %70’i müslüman, %20-25 civarında da hristiyan yaşıyor. Ama bu rakamların istatistikte kaldığını daha sonra öğreneceğim. Aslında ülkenin büyük bölümü, kominizm zamanının etkisiyle ateist. 

İşkodra’da 15 dakika mola veriyoruz. Biraz fotoğraf çekme fırsatı buluyorum. Arnavutlukla ilk izlenimlerim burada oluşuyor. Orta Anadolu’da bir kasabanın 10-15 yıl önceki halini anımsatıyor. Eski, kominist zamandan kalma evler, yol kenarlarına serpiştirilmiş dükkanlar, sağa sola yürüyen insanlar. Karadağ’da olmadığı kadar gençler ve çocuklar. Hafta içi olmasına rağmen oldukça da kalabalık. Avrupa’nın yaşlanan nüfusunu dikkate aldığımızda, Arnavutluk geç başladığı Avrupalılık yarışında bu gençler sayesinde arayı kapatabilir.

İşkodra’yı geride bırakıp 1 saat kadar sonra Tiran’ı görüyoruz. Şehrin girişinde Türk markaları göze çarpıyor. En azından Bosna’da olduğu gibi buraya geç kalmamışız diye seviniyorum. Amerika Yatırım Bankasının yanında Alpet’i, Flo’yu, LC Waikiki’yi görmek güzel.

Otobüsümüz bizi şehrin merkezinde bırakıyor. Sonradan şehirde otobüsler için garaj olmadığını öğreneceğim. Hostelim fazla uzak değil. Eşyalarımı bırakıp hemen şehri keşfetmeye çıkıyorum.

Budva’da hostelde tanıştığım gezginler Tiran hakkında pek olumlu şeyler söylememişlerdi. Üzülerek haklı olduklarımı görüyorum. Aslında hayal kırıklığım şehrin kendisi için değil. Beklentim daha düşüktü, canlı sokakları, kalabalıkları, geniş caddeleri, kafeleri hoşuma gitti. Ancak etrafı görebilecek turlar aradığımda fazla seçenek bulamadım. Fazla turistte göremedim. Günübirlik turlar aradım, turizm ofislerine sordum ama pek yapacak birşey bulamadım. Kaldığım hostelde de çok fazla öneride bulunamadılar. Şehrin sahip oldukları da birkaç saatte bitirilecek cinsten. O yüzden şehri yarım güne sığdırıp hızlıca Ohrid’e geçmeye karar verdim. Ama maalesef günde bir otobüs vardı, o da öğlenden sonra saat 16:00’da. Makedonya’ya bilet satan acenteyi bulmak da uzun sürdü. Daha önce bahsettiğim gibi şehirde otobüs garajı yok, bileti satan turizm bürosunu bulmanız gerekiyor. Bu bileti satan seyahat acentesini Tiran International Hotel’in arkasında bulabilirsiniz. Fiyat 10 euro, kalkış yeri de tur ofisinin önü.

Tiran merkezde döviz bozdurmak sorun değil. Gelirken sorun yasar mıyım diye merak etmiştim ama gelince gördüm ki yolda bozdurmak bile kolay. Pek çok banka ve döviz bürosunun dışında cami etrafında elden satanlar var.

Yemek yeyip dinlenmeye karar veriyorum. Fiyatlar çok çok ucuz. Şehrin göbeğinde, görece lüks bir yerde yediğim yemek 10 tl civarı tutuyor. Eğer ara sokaklarda yemek sorununuz yoksa bir tl’ye kocaman bir dilim börek alabilirsiniz.

Yemekten sonra gezerken, şehrin merkezinde her gün ücretsiz bir tur düzenlendiğini öğreniyorum. En azından şehri tanımak adına bir fırsat, üstelik yerel birilerinden dinleyerek. Şehirde yapabileceğim bir şeylerin olduğunu düşünerek hostelime dönüyorum. Hostel yeni açılmış bir yer, booking.com üzerinden bir İsveçli yer ayırtmış. Hostelworld üzerinden de ayıran ilk benim. Sessiz sakin güzel bir uyku çekmek için burayı seçtim. Beraber kaldığım arkadaş Türkiye’de Suriye mültecilerine yardım gönüllüsü olarak bulunup, sonra Yunanistan üzerinden buraya geçmiş. Bölgedeki durum hakkında uzun uzun konuştuk.

Ertesi gün saat 10’da şehir merkezinden başlayan ücretsiz tura katılacağım için erkenden kalkıyorum. Arnavutlar börek, poğaça tarzı hamur işlerini seviyorlar. Adım başı satan bir yer bulunuyor ancak oturup yemek mümkün değil. Kafe tarzı yerlerin hepsi kahve, kek vb. şeyler satıyor, börek bulmak mümkün değil. Fırının birinden  2 dilim kıymalı börek alıp, bir parka yöneliyorum. Börekler sadece 70 leke tutuyor, yaklaşık 1,5 tl. Saat 10’a doğru meydana, ücretsiz tura katılmak üzere yola koyuluyorum. Hava oldukça sıcak, insanlar çimenlerin üzerine oturmaya başlamış bile. Boynunda yaka kartı olan iki arkadaş geliyor. İsminin Gazi olduğunu öğreniyorum. Tanışana kadar aramıza birkaç kişi daha katılıyor. 5 Alman, 1 Fransız, 1 Japon ve ben. Tur yaklaşık 2 saat sürüyor. Tamamen ücretsiz ancak tur bitiminde herkes gönlünden ne koparsa veriyor. 10 euro civari verende var, 1 euro verende. Tur boyunca Tiran’ın bugünkü haline hangi şartların getirdiğini öğreniyoruz. Yüz yıllarca, Romalılar, Bizler, sonra da kominist sistem ve Enver Hoca bugünkü şeklini vermiş ülkeye. Osmanlı yaklaşık 500 yüzyıl kalmış, ancak komünist dönem, izlerin çoğunu alıp götürmüş. Sadece kelimeler ve birkaç tarihi cami ve sur kalmış.

60’lı, 70’li yıllarda ülke zamanının Kuzey Koresi olmuş. Enver Hoca Tito’ya bile kominizm dersi vermeye kalkmış, kafa tutmuş, yumuşaklıkla suçlamış. Sonunda ne olmuş, Bosna’da, Makedonya’da hala Tito’yu özlemle ananlar bulunabilirken, Enver Hoca’nın mezarı bile unutulmuş. Dönemin izlerini şehirlerin eski binalarından, geniş sokak ve parklarından, soğuk hükümet binalarından ve her yerde karşınıza çıkan sığınaklardan görebiliyorsunuz.

Sığınaklara ayrı bir paragraf açmak lazım. Rehberimizin dediğine göre ülkenin tamamında 700.000 civarı olduğu tahmin ediliyormuş. Bunlar savaş ihtimaline karşı yapılmış, içine en fazla 2 kişinin girebileceği, genellikle beton yada demirden dökülmüş, bazen tünellerle birbirine bağlanmış yapılar. O kadar saçma sapan yerlerde karşınıza çıkıyorlar ki sanırım imha etmesi oldukça zor olsa gerek. Köylerde, tepelerde, parklarda, her yerdeler. Köylerdekilerin saman koymak, hayvan kapamak gibi garip şekillerde kullanıldığına şahit oldum.

Enver Hoca ve halkı bu hazırlığı yapmış ama hiç kullanmak zorunda kalmamışlar. Sistem Enver Hoca’nın ölümünden sonra fazla dayanamamış ve 90ların başında ülke dışa açılmış. O dönem gençler İtalyan kanallarından italyanca öğrenmiş. Pek çoğu daha önce yasak olan ülke dışına kaçmış, geride kalanlarda hayatta kalıp, yerinde saydıkları yılların farkını kapatmak için çalışmak zorunda kalmış. Çok şeyde başarmışlar bu 25 yılda. Ancak daha katedecekleri çok yol var.

Bir turist olarak ülkede yapabileceğiniz şeyler kısıtlı. Turizm ofisleri yok, tur şirketleri yetersiz sayıda, ingilizce konuşan fazla kişi bulamıyorsunuz. Şehrin içinde görebileceğiniz yerler en fazla 4-5 saatinizi alır. Belki yakındaki Berat ve Durres  şehirleri ziyaret edilebilir.

Tura katıldığımda fotoğrafını çekmek için genç bir kızdan izin istiyorum. Biraz konuştuktan sonra nereli olduğumu söyleyince kızın buradaki cemaat okulunda okuduğunu öğreniyorum. Türkçe konuşmaya başlıyoruz. Oldukça sıcak davranıyor. Son dönemdeki durumlarını onaylasak da onaylamasak da bazı yerlerde bu devletin dolduramadığı alanları doldurmuşlar anlaşılan. Haklarını vermek lazım.

Arnavutluktan Makedonya’ya gelmek için fazla seçenek yok. Öğlenden sonra 4’te kalkan bir otobüs var. Fiyatı 2016’da 10 euroydu. Tirana international hotelin arkasında bulunan tur firmalarına sorarsanız nerede satıldığını gösteriyorlar. Kalkış da otelin önünden bir alandan yapılıyor. Eski ve kliması pek iyi çalışmayan bir otobüs. Yolculuk yaklaşık 5 saat sürecek. Bunun bir saati sınır kapısında geçiyor. Otobüste benim dışımda 6-7 kişi var. Muavinden bir türkün daha olduğunu öğreniyorum. Struga’da okuyan Kayseri’li bir arkadaşımız. Bana yolda  oldukça yardımcı oluyor.

Yol aslında çok uzun değil. Ancak gerek yolun kıvrımlı yapısı, gerekse farklı şehirlere uğramak yolu uzatıyor. Sınır kapısında ki zaman da eklenince 2 saatlik yol 5 saat oluyor. Ancak bir şikayetim yok. Her yer yemyeşil. Bahçelerinde asmaların bulunduğu köy evleri. Karadenizdeki gibi ayrık yapılmış evler, tek tuk inekler, koyunlar. Tarlada ot biçen, taşıyan insanlar, hepsi harika yol arkadaşlığı yapıyorlar. Trakya’daki köyüme benzetiyorum ama burada daha fazla su var. Çiçekler, ağaç türleri aynı ancak ilaveten portakal, zeytin ağaçları göze çarpıyor. Osmanlının buraya olan ilgisini daha iyi anlıyorum. Trakya’da, yada Türkiye’nin herhangi bir köşesindeki bir göçmenin özlemini de. Şehirler, lisanlar, insanlar değişiyor ancak bu coğrafya değişmiyor.

Struga’dan Ohrid yaklaşık 15 km. Otobüsten indiginiz gibi taksiciler yanınıza yanaşıyor. 6-7’den sonra minibüs olmadığından biriyle anlaşıyorum. 10 euro istiyorlar ancak taksi plakası olmayan biriyle anlaşırsanız 6-7 euro’yu kabul ediyorlar. Nerden geldiğinizi öğrendiklerinde kardeş, abi, nasılsın gibi kelimelerle jest yapıp ilgilerini gösteriyorlar. İnsanın hoşuna gitmiyor değil.

Yollarda pek çok Türk turist kafilesiyle karşılaşıyorum. Beni en çok sevindiren hususlardan biri bu. Mümkün oldukça konuşmaya çalışıyorum. Yıllarca imrendiğimiz yabancılar gibi kendi ülkemizin insanlarını böyle gezerken görmek güzel.

Yarın Ohrid’te görüşmek üzere…

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Mesut Toker

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.