Tuzla’dan yola çıkıp öğle saatlerinde Potocari’deki şehitliğe ulaştık. Bir önceki gün ile ilgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Burası hakkında çok fazla şey söylemek istemiyorum, çünkü bırakın bahsetmeyi, aklıma geldiğinde bile yüreğim sıkışıyor. Zaten çok yakın bir geçmiş olduğu için Srebrenica’da neler yaşandığını hepiniz biliyorsunuz. Ama yine de çok kısaca bahsedeyim; Srebrenica BM tarafından güvenli bölge ilan edilmişti. Bu nedenle şehirdeki bütün silahlar toplanmıştı. Temmuz 1995’te, BM barış gücü kapsamında Srebrenica’yı korumakla görevli Hollanda Birliği DUTHCBAT’in komutanı Thom Karremans, Srebrenica’yı Sırp faşisti Ratko Mladiç’e karşılıklı şampanya içerek teslim etti. Faşist Ratko Mladiç komutasındaki Sırp birlikleri silahsız ve savunmasız binlerce Müslüman Boşnağı katletmek üzere 11 Temmuz 1995 günü Srebrenica’ya girdi ve 8732 Müslüman Boşnak kardeşimizi şehit edildi. Potocari şehitliği işte bu kardeşlerimizin yattığı yer. Soykırımdan kaçan binlerce Boşnak kardeşimiz ise üç gün boyunca peşlerindeki sırp katillerden kaçarak Tuzla’ya ulaştı. Bu yürüyüş her yıl 11 Temmuz’da “ölüm yürüşü” adıyla tekrarlanıyor. İnşallah seneye katılacağım.

Sırpların katlettiği kardeşlerimizin gömüldüğü toplu mezarların bir kısmı hala bulunamamış. Aramaya devam ediliyor ve şehit kardeşlerimiz bulundukça Potocari’deki ebedi istirahatgahlarına defnediliyor. Burada yatan şehit kardeşlerimiz için dua edip anı defterine bir şeyler yazdık. Şehitliği gezerken, Mostar’daki Koski Mehmet Bey Camii’nde tanıştığım Pakistanlı arkadaşla karşılaştım. Selamlaşıp birbirimize sarıldık. Yanında Irvin adında Boşnak bir genç vardı. Irvin savaşta babasını ve amcasını kaybetmiş ve daha sonra annesiyle birlikte İtalya’ya iltica etmiş. Amcasıyla babasının mezarına çiçek bırakmak için Potocari şehitliğinde bulunuyormuş. Irvin’le birlikte şehitliği gezdik ve biraz sohbet ettik.

Şehitlikteki vazifemizi tamamladıktan sonra, şehitliğin hemen karşısına bulunan DUTCHBAT karargahına geçtik. Burası Tito zamanında akü fabrikasıymış. Savaş zamanında ise BM’ye tahsis edilip Hollanda birliği DUTCHBAT’in emrine verilmiş. Fabrikanın üretim yapılan harabeye dönmüş binasını şöyle bir dolaştıktan sonra anı müzesi haline getirilmiş binasına geçtik. Müze kocaman, hangar büyüklüğünde kapalı bir alan. Bu alanın ortasında bir barkovizyon bölümü var. Hemen karşısında ise soykırımda şehit olan Boşnakların kısa hayat hikayelerinin ve cenazeleri bulunduğunda üstlerinden çıkan kişisel eşyaların sergilendiği camekanlı başka bir bölüm bulunuyor.

Biz müzeye girdikten sonra arkamızdan rehber eşliğinde müzeyi ziyaret eden Belçikalı bir grup girdi. Grup müzeyi gezerken rehberle tanıştık. Hasan adındaki Boşnak rehber 39 yaşında. 11 Temmuz 1995’te Srebrenica’daki soykırımdan kaçıp Tuzla’ya ulaşmak üzere çıkılan ölüm yürüyüşündeymiş.

Hasan’la sohbet ederek müze binasından ayrıldık ve hemen yandaki asıl DUTCHBAT karargah binasına gittik. Binanın yanında bulunan müştemilat birkaç ay önce multimedya merkezi haline getirilmiş. Burada, altı televizyondan oluşan dev ekranda 30 dakikalık soykırım belgeselini izledik. Tuzla’ya doğru yapılan ölüm yürüyüşünün gösterildiği bölümde Hasan ekranın önüne gelip, “işte bu benim” diye kendisini gösterdi.

Multimedya merkezinde belgeseli izledikten sonra karargah binasını gezdik. Belçikalı grubun gezisi bitti ve Hasan bu grupla vedalaşıp bizimle ilgilenmeye başladı. Zubeyr, Hasan’a soykırımdan nasıl kurtulduğunu sordu. Hasan o üç günlük yürüyüşte başından geçenleri en ince ayrıntısına kadar anlattı. Üzerinden neredeyse 20 yıl geçmiş ama o üç günde yaşadıklarını bize anlatırken sanki tekrar yaşıyordu. Hasan, kelimenin tam anlamıyla mükemmel İngilizce konuşuyor ve Srebrenica soykırımı konusunda çok aktif. İngiltere başbakanı ile görüşmüş, ABD’deki birkaç üniversitede soykırımı anlatmış. “Surviving a Genocide” adında bir de kitap yazıyor.

Hasan’a, aslında Srebrenica’da da bir gece geçirmek istediğimizi ancak internetten kalacak yer bulamadığımız için vazgeçtiğimizi söyledim. O da tanıdığı bir pansiyon olduğunu, Srebrenica’da kalabileceğimizi söyledi. Biz de bu teklifi kabul ettik ve birlikte 5 km ilerideki Srebrenica’ya gittik. Srebrenica’nın girişinden itibaren, hemen hemen orta kısmına kadar Sırp bölgesi. Hasan Sırpları ve Hırvatları hiç sevmiyor. Kendince son derece de haklı.

Hasan bizi kalacağımız pansiyonun önüne kadar götürdü. Pansiyonu Anesa adında bir hanımefendi işletiyor. Binanın alt katı pansiyon, üst katı ise evleri. Anesa, anne babasıyla birlikte yaşıyor. Bizi kapıda karşılayıp Türkçe “merhaba arkadaş, nasılsınız” diye selamladı. Bizi içeri buyur ettikten sonra odanın henüz hazır olmadığını söyledi. Annesi Kadefa (Kadife) abla bizi üst kattaki evlerine çıkarıp tatlı ikram etti. Burada 10-15 dakika kadar oturduktan sonra odamıza yerleştik ve Hasan’la buluşmak üzere pansiyondan ayrıldık.

Hasan bizi pansiyonun hemen yanındaki Alici Motel’in yola bakan açık restoranında bekliyordu. Anesa da yanındaydı. Burada birer çay içip biraz sohbet ettikten sonra Hasan’ın refakatinde Srebrenica’yı gezmeye çıktık. Srebrenica savaştan önce kaplıcalarıyla ünlü bir yermiş ve bu tesislerde 10 bin kişi çalışıyormuş. Burada büyükçe bir cilt hastalıkları hastanesi bile var ama şu anda kapalı. Hasan’la birlikte şifalı kaplıca suyunun çıktığı kaynaklardan birine gittik. Bu arada tekrar tekrar belirtmeye gerek duymuyorum, tüm Bosna Hersek’te olduğu gibi Srebrenica’nın da doğası muhteşem. Her yer göz alabildiğine orman, nehir, su…

İnsanın bu ülkede ömrü uzar. Yolda Hasan bize harabeye dönmüş bir ev gösterdi. Bu ev eskiden bir doktora aitmiş. Bu doktor savaş sırasında yaralananları evin hemen karşısındaki ahşap minareli camide toplamış ve orada tedavi ediyormuş. Sırplar kasıtlı olarak bu camiyi bombalamış ve o doktorlar birlikte yaralıların tamamı hayatını kaybetmiş. Neyse, kaynağa doğru giderken yarım bırakılmış bir otel inşaatının önünden geçtik. Hasan, buranın bir kaplıca otel inşaatı olduğunu ancak Sırp hükumetinin baskısıyla yapımının durdurulduğunu söyledi. Bir gün inşallah bu otel yapılırsa Srebrenica az da olsa eski güzel günlerine döner diye ümit ediyor.

Şifalı suyun çıktığı kayaların birkaç fotoğrafını ve videosunu çektikten sonra akşam yemeği yemek üzere Alici Motel’e geri döndük. Akşam yemeğini yerken koyu bir sohbete daldık. Hasan’ın soykırımla ve yaşadıklarıyla ilgili hemen hemen her şeyi anlattığı, iki saatten uzun süren bir sohbetin ardından vedalaşma zamanı gelmişti. Çok duygusal bir vedalaşma olduğunu söyleyeyim. Hasan’ın gözleri doldu, ağladı ağlayacak. Tabii biz de aynı şekilde… Uzun vedalaşma cümleleri kurmadan ayrıldık ve pansiyona girdik.

Sabah 07:00 gibi uyanıp hazırlandık ve çantalarımızı arabaya yerleştirip, akşam Hasan’ın bize önerdiği börekçide kahvaltımızı ettik. Böreklerimizi yerken kapının önüne park etmiş, üzerinde “Mine Action Team” yazan bir minibüs dikkatimizi çekti. Minibüsten inen iki kişi börekçiye girdi. Böreklerimizi yerken adamlarla sohbet ettik. Savaş zamanından kalan mayınları temizliyorlarmış. Kahvaltımızı bitirdikten sonra Saraybosna’ya doğru yola çıktık.

Saat 12:00 civarında Saraybosna’ya ulaştık. Yolun bu kadar uzun sürmesinin sebebi Mesut’nın sözünü dinlemeyip GPS’e güvenmemizdi. Nokia Here uygulaması bizi olmayan bir yola sokmuştu. Ama olsun, Bosna Hersek dağlarının muhteşem doğasında bir saat boyunca kaybolmak unutulmaz bir deneyim oldu bizim için.

Saraybosna’ya girince aracımızı daha önce kaldığımız hostelin önüne park edip hostelin sahibi İndira ablayla vedalaştık ve öğle yemeği yedikten sonra ufak tefek hediyelikler alıp havaalanına yollandık. Kiralık aracı Sixt ofisine teslim ettikten sonra check-in işlemlerimizi tamamladık ve uçağı beklemeye başladık. Uçağımız saat 16:00’da havalandı.

SON SÖZ

400 yıldan uzun bir süre boyunca Türk toprağı olan Bosna Hersek mutlaka görülmesi gereken bir ülke. İnsanları son derece sıcak, samimi ve cana yakın. Sokaklarına, yemeklerine, insanlarına kesinlikle yabancılık çekmeyeceksiniz. Dört asır boyunca Osmanlı hakimiyetinde yaşamış olmalarına rağmen sosyal yapısı bizden çok farklı. “Avrupa Müslümanlığı” kavramını yerinde görmüş olduk. Ülkede katı bir sekülarizm olmadığı için, İslam, bizdekinin aksine Boşnakları birleştiren bir kavram. Selamlaşırken “Selamaleyküm”, vedalaşırken “Allahemanet” diyorlar. Ülkedeki dindar insanlar arasında İslam’ın sufi yorumu yaygın. Türkiye’deki muhafazakar İslam’ın Türk toplumundaki yansımasına burada rastlamadık.

Savaşın yaraları hala kapanmış değil. Özellikle yaşı 30’un üzerinde olanların yüzünde hala hüzün okunuyor. O zamanları anlatırken gözleri dalıp gidiyor. Genel olarak Türkiye’yi çok seviyorlar ve dindar olanları Türkiye’nin tekrar Bosna Hersek’e hakim olmasını umut ediyor. Ancak bununla birlikte Boşnak kimliklerinden vazgeçip Türkleşmeye, daha doğrusu Türk olarak anılmaya pek sıcak bakmıyorlar.

Yazdıklarımda eksik var, fazla yok. Sürç-i lisan ettiysek affola. Sözün özü, kalbimizin bir yarısını güzel insanların güzel ülkesinde bırakıp geldik…

                  

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Recep Yılmaz

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.