İlk gün Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’daydık. İlgili yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

2. Gün sabah 08:30 civarında kalkıp Başçarşı’da böreğimizi yedikten sonra meşhur Latin Köprüsü’nü görelim dedik. Bu köprü, 1914 yılında Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldüğü yer. Lise tarih dersinden hatırlarsınız, I. Dünya Savaşı’nın nedeninin bu suikast olduğu söylenir.

Latin Köprüsü’nde birkaç fotoğraf çektikten sonra Mostar’a doğru yola çıktık. Bu, Bosna Hersek içindeki ilk şehirlerarası yolculuğumuz olacaktı. Türkiye’den kalma bir alışkanlık olsa gerek, gözlerimiz sürekli otoban aradı ama Bosna Hersek’te şehirlerarası yollar hep iki şeritli ancak son derece düzgün ve tertemiz. Bu arada, Zubeyr cep telefonuna Nokia Here’ın çevrimdışı Bosna Hersek haritasını indirdiği için kimseye sormadan yolumuzu bulabilecektik (ya da…).

Ülke baştan başa bir doğa harikası. Sürekli yemyeşil dağların, tepelerin içinden gittik. Her yerde ırmaklar, çaylar, dereler var. Yol üzerinde bir tesiste çay molası verdik. Yan masamızda küçük bir Amerikalı turist grubu vardı. Amerika’da faaliyet gösteren bir Türk turizm şirketiyle birlikte Avrupa turuna çıkmışlar. Rehberleri de Türk. Onlarla ayaküstü biraz sohbet edip yola devam ettik.

Herhangi bir sorunla karşılaşmadan Mostar’a vardık çok şükür. Mostar’a girince kalacağımız yerin sahibini aradım hosteli tarif etmesi için ancak telefonu açmadı. Zubeyr’nin telefonundaki navigasyona hostelin adresini yazdık ve hostelin bulunduğu sokağa ulaştık. Aracımızı bir otoparka çekip sora sora hosteli bulduk. Hostelin sahibi telefonunu şarja takmış ve içeride boya yapıyormuş, o yüzden duymamış.

Pasaportlarımızı verip girişimizi yaparken 60 yaşlarında, kısa boylu bir adam geldi yanımıza. Tek başına Bosna Hersek gezisine çıkmış, Celal adında bir adam. İngilizce bilmediği için tek kişilik oda istediğini anlatamamış hostelin sahibine. Yardım ettik kendisine tabii. Celal abinin niyeti Mostar’da gezilecek yerleri gezip, ertesi gün Saraybosna’ya geri dönmekmiş (otobüs biletini bile almış). Biz Mostar’da ziyaret edilecek yerleri önceden gezi planına dahil etmiştik ve bunları da Celal abiye anlatmış bulunduk. Adam “ya ben oralara nasıl gidileceğini bilmiyorum, gideceğiniz yerlere ben de sizinle birlikte geleyim. Siz nasıl olsa Travnik’e giderken Mostar’ın yakınından geçeceksiniz, beni Mostar’da indirirsiniz, ben de Saraybosna’ya dönerim” dedi. Biz de “olur” demiş bulunduk ve ertesi sabah saat 09:00’da hostelin önünde buluşmak üzere sözleştik (Hostelde Celal abiye uygun oda olmadığı için başka bir yere götürmüşler). Bu arada, bizim kaldığımız hostel savaşta ağır tahribata uğramış ve savaştan sonra onarılmış küçük bir bina.

Hostele yerleştikten sonra Mostar’ı gezmeye çıktık. İnanılmaz güzellikte bir şehir. Old City bölümününün sokakları insanı büyüleyecek derecede güzel ve çekici. Ömrümün geri kalanını burada geçirebilirim. Tabii en önemlisi de, şehre adını veren Mostar Köprüsü. Bu köprü Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında Neretva Nehri’nin üzerine inşa edilmiş bir Osmanlı eseri. 427 yıl boyunca ayakta kalan bu güzeller güzeli köprü, önce 1992 yılında Sırpların saldırılarıyla parçalandı, 1993 yılının sonlarına doğru da Hırvat tanklarının ateşiyle tamamen yıkıldı. Dört asır boyunca birliğin ve kardeşliğin simgesi olan köprü bir yıl içinde Neretva Nehri’nin tertemiz sularına gömüldü. 1997 yılında TİKA ve Dünya Bankası’nın desteğiyle Mostar Köprüsü, aslına uygun şekilde ve ilk inşa edildiği dönemdeki teknikler kullanılarak yeniden yapılmaya başlanarak, 2004 yılında tekrar açıldı. 2005 yılında ise Dünya Mirasları Listesi’ne eklendi. Köprümüz şimdilik güvende görünüyor. Bol bol fotoğraf çekmeyi ihmal etmedik elbette.

Mostar Köprüsü’nün en güzel fotoğrafları Koski Mehmet Bey Camii’nin yanından çekiliyor. Hatta camiinin yan tarafına geçip Mostar Köprüsü’nün fotoğraflarını çekmek için para vermeniz gerekiyor. Ama oradaki görevli Müslümanlardan para almıyor. Biz de bu şekilde o bölüme geçip köprümüzün birbirinden güzel fotoğraflarını çektik.

Burada Elia adında Amerikalı bir fotoğrafçı gezginle tanıştık. Elia, kız arkadaşıyla birlikte dünyayı dolaşıp birbirinden muhteşem fotoğraflar çekiyormuş. Daha sonra camiiye girip birkaç fotoğraf çektik. Caminin içinde, İngiltere’de doğup büyümüş Pakistanlı bir Müslüman gençle tanıştık. O da geze geze fotoğraf çekiyormuş. Bu arkadaşla birlikte fotoğrafımızı çekmesi için telefonumu Zubeyr’e verdim. Zubeyr fotoğrafımızı çekerken arkadaş rahatsız oldu ve fotoğraf çektirmenin hoşuna gitmediğini ve mümkünse silmemi söyledi. Muhtemelen bağlı olduğu mezhep gereği böyle inanıyor. Elbette bu isteğini derhal yerine getirdim.

Mostar’da, Neretva nehrinin bir tarafında ağırlıklı olarak Boşnaklar, diğer tarafından ise Hırvatlar yaşıyor. Hırvatların yaşadığı tarafı gezerken bir kilise gördük. Hemen yanında yaklaşık 30 metre yüksekliğinde bir çan kulesi var. Savaştan önce bu kule, şimdikinin üçte biri yüksekliğindeymiş ama sırf inat olsun diye savaştan sonra kuleyi üç katına yükseltmişler. Bir de savaştan sonra Mostar’a nazır bir tepeye, yine Hırvatlar yine sırf gıcıklığına İtalyanların yapıp hediye ettiği 30 metre yüksekliğinde bir haç dikmişler. Bu arada, bahsettiğim kilisenin önünde, Slovenya’dan gelen iki Hrıstiyan hacıyla karşılaştık.

Akşam yemeği için Şerif abinin lokantasına girdik. Tam yemeğe başladığımız sırada içeri Celal abi girdi ve akşam yemeğini birlikte yedik. Yemekten sonra Mostar’ı turlamaya başladık. Köprüye doğru ilerlerken bir kafede oturan 7-8 kadar genç gördük. Türk olduğumuzu anlayıp bize selam verdiler. İçlerinden birinin üstünde Galatasaray forması vardı. GS armasını gösterip “Türkiye, Türkiye” diye bağırdı. Bizi masalarına davet ettiler. Biz de boş boş dolaşacağımıza oturup sohbet edelim dedik. GS forması giyen arkadaş çok az İngilizce biliyordu. Benim, yanına oturduğum arkadaşın İngilizcesi ise gayet iyiydi. Koyu bir sohbete daldık. Gençler, bizim “namazında niyazında” diye tabir ettiğimiz imanlı, müm’in çocuklar. Türkiye’yi çok seviyorlar ve bir gün Türkiye’nin o topraklara tekrar gelmesini dört gözle bekliyorlar. Türkiye’yi bizden çok seviyorlar desem yalan söylemiş olmam. Sohbetin bir yerinde Şerif Petkoviç’in adı geçti. Hatırlarsınız belki, Youtube’da videosu var. Hani Aliya kıtayı selamlarken, arkasından tekbir çektiren beyaz kıyafetli komutan. Ben de Şerif Petkoviç’i bildiğimi, Facebook’ta arkadaşım olduğunu, hatta Zenica’ya uğrayıp kendisini ziyaret etmeyi düşündüğümü söyledim. Bunun üzerine Haris (GS forması giyen arkadaş) telefonundan Şerif Petkoviç’i aradı. Şaka yapıyor sandım, meğer tanıyormuş. Telefonu bana verdi, Petkoviç’le birkaç dakika telefonda sohbet ettik.

Haris bir karting tesisi işletiyormuş. O kafede bir saat kadar sohbet ettikten sonra bize “hadi kartinge gidelim, kafemiz var, bir şeyler içeriz” dediler. Mesut yorgun ve uykusuz olduğu için hostele gidip yatmayı tercih etti. Zubeyr, ben ve Boşnak arkadaşlar bizim arabaya doluşup Haris’in karting tesisine gittik ve üst kattaki kafeye çıkıp birşeyler içtik. Birkaç saat süren koyu bir sohbetin ardından müsaade istedik. Zaten karting tesisinin kapanma saati de gelmişti. Aynı ekip tekrar arabaya binip Boşnak arkadaşları evlerine bırakmak üzere yola çıktık. İlk önce Haris’i bıraktık. Evinin önüne gelince bize içeri girmemiz için ısrar etti. Odasına girdik, odanın her yerinde GS formaları, Türk bayrakları vardı. Bize “geleceğinizi bilmiyordum, sakın önceden hazırladığımı sanmayın” dedi. Vedalaşma biraz duygusal oldu haliyle. Bizi çok sevdiler, biz de onları çok sevdik. Haris bana Srebrenica çiçeği hediye etti. Aslında ben istedim,o da beni kırmadı sağ olsun. Çok canayakın, sıcak, samimi, temiz insanlar. Diğer arkadaşları da evlerine yakın bir yerde indirip vedalaştık ve hostele gidip yattık.

Yarın Poticelj’den sonra Travnik’e doğru yola çıkıyor olacağız..

 

               

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Recep Yılmaz

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.