Uzun zaman oldu İstanbul’a gitmeyeli. Özledim, özlemişim… Fotoğrafla da amatör olarak ilgilendiğimden bir plan yapayım, İstanbul’a gidip Sultanahmet, Eminönü ve Beyoğlu’nu hem gezip hem de biraz fotoğraf çekeyim diye düşündüm. Bu arada Ankara’da oturuyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse (tabi bana göre bir gerçek) Ankara’nın şehir olarak başkent olma dışında pek bir özelliği yok. Ankara ile İstanbul’un karsilastirmasi tabi ki başka bir yazı konusu.

Neyse lafı fazla uzatmayayım. 16 Aralık’ı 17 Aralık’a bağlayan gece saat 1’de Ankara’dan otobüse bindim. 17 Aralık cumartesi sabahı Kadıköy’deydim. 🙂 3 yıl olmuştu İstanbul’a gelmeyeli. Denizin kokusu, martılar, vapurlar, Kadıköy’deki soğuk ama güzel hava. Sanki farklı bir gezegene geldim. Gerçi Kadıköy’de yediğim simitle Ankara simidini karşılaştırısam Ankara simidi açık ara birinci. olur. Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir. 🙂

Kadıköy’de ellerim donarak birkaç kare fotoğraf çektim. Sonra Eminönü’ne geçmek için vapura bindim. Vapurdan izlediğim manzara harika. Dışarıda soğuk ama güneşli bir İstanbul sabahı vardı. Vapurun açık alanına çıkarak yine birkaç kare fotoğraf çektim. 2-3 metre sağıma gelen iki kızın martılara simit atışını izledim. İstanbul’da vapurda yapılacak klasik şeylerden biri martılara simit atmak. Ama en güzeli de yosunlu deniz kokusu ve yüzünüze vuran rüzgar. Boğazı izlerken insan çeşitli düşüncelere dalıyor. Sonra göze çarpan Kız Kulesi ve Topkapı Sarayı. Tarihini düşünüyorsunuz İstanbul’un. El birliği ile ne kadar da canına da okusak yine de güzel bir şehir İstanbul.

Eminönü. Vapurdan inerken soğuk rüzgar yine yüzümü yalayıp geçip gidiyor. Arkadaşımla buluşuyorum. Önce Sirkeci tramvay durağının karşısında cadde üstünde yer alan Mado’da güzel bir kahvaltı ediyoruz. Çünkü fotoğraf çekmek ve yürümek için enerji lazım bize.

Ankara Caddesi’nden yukarıya Sultanahmet’e doğru yürüyoruz. Sultanahmet Meydanı’na geldiğimizde ister hava soğuk deyin, ister patlamalar deyin etraf çok sakin. Sultanahmet Meydanı’nın yaz mevsimindeki kalabalık halini de bildiğimden şaşırıyorum. Sultanahmet Camisi’nin avlusuna giriyoruz. O turist kalabalığından eser yok ortalıkta. Gerçi fotoğraf çekmek için de güzel bir ortam var. Biraz fotoğraf çekiyoruz ve oradan Sultanahmet Camisi’nin komşusu Ayasofya’ya geçiyoruz. Yüzyıllara meydan okuyan heybetli binanın içine girdigimizde hayal kırıklığına uğruyorum. Bitmek bilmeyen onarım çalışmaları için kurulmuş iskeleler var içeride. Kendimi bildim bileli bu çalışmalar ve iskeleler Ayasofya’nın değişmez yüzü olarak kaldı. Belki ortamın ışığından, belki de iskelelerden dolayı istediğim gibi fotoğraf kareleri yakalayamadım. Ayasofya’dan sonra Yerebatan Sarnıcı’na gidelim derken kendimizi Topkapı Sarayı’nda buluyoruz.

Topkapı Sarayı denince çoğumuzun aklına Avrupa’daki saraylar v.b. gelir. Topkapı Sarayı öyle bildiğimiz saraylardan değil. Osmanlı’nın ne kadar mütevazi olduğunun en güzel örneği bence Topkapı Sarayı. Saraydan çok geniş bahçelere açılan kısımlardan ve odalardan oluşuyor saray. Daha önce de gezdigimizden içeri de fazla oyalanmayıp sarayın İstanbul Bogazı’nı gören kısmına gidiyoruz. Manzara harika. Anadolu yakasını görebilecek en güzel yerlerden biri burası.  Tabi yine fotoğraf çekiyoruz. Topkapı Sarayı’nın avlusunda bir sakinlik ve sessizlik var. İstanbul’un gürültüsü patırtısı dışarıda kalıyor. Kafa dinlemek için bile gidilir bence Topkapı Sarayı’na. 🙂

Topkapı Sarayı çıkışında arkadaşımla ayrılıyoruz. Onun başka bir planı var, benim de Eminönü ve İstiklal Caddesi planım var.

Eminönü’ne deniz kenarına indiğimde Yenicami’de çalışma olduğunu ve caminin etrafında da yol v.b. çalışma olduğunu görünce canım sıkılıyor. Çünkü fotoğraf için bence İstanbul’daki en iyi yerlerden biri Yenicami ve çevresi. Oyalanmadan alt geçitten vapurların ve gezi motorlarının kalktığı deniz kenarına gidiyorum. Yine o kalabalıktan eser yok İstanbul’da. Balık teknelerinin olduğu Galata Köprüsü’nün yan tarafında da çevre düzenlemesi gibi bir çalışma olduğundan kimseler yok. Galata Köprüsü’nün başından balık tutanların fotoğraflarını çekiyorum. Köprü üzerinden fotoğraf çeke çeke Karaköy’e geçiyorum. Karaköy’deki dünyada Londra ve New York’tan sonra yapılmış 3. metro hattı olan Tünel’deki nostaljik metro aracına biniyorum. Bunun gibi araçları ve binaları koruyabilsek keşke.

İstiklal Caddesi’ne çıkıyorum. Birkaç fotoğraf çekiyorum. Nedense eski tadı yok caddenin. Normalde cumartesi akşamları çok kalabalık olan caddede fazla kalabalık yok. Yer yer Arap turistler göze çarpıyor. Eski hareketliliği yok İstiklal Caddesi’nin. Caddede yer yer polis araçları ve polis noktaları var. Fotoğraf için ışık gerekli olduğundan fotoğraf makinemi çantama koyup eskiden yaptığım gibi Mephisto Kitabevi‘ne giriyorum. Kitap almasam bile uğradığım yerlerden biri de Mephisto oldu İstiklal’de. Bir diğer en çok sevdiğim kitabevi de Beşiktaş’taki Kabalcı Kitabevi olmuştur. Hele de Kabalci’ya Beşiktaş’a gittiğim her zaman mutlaka ugramışımdır. Gerçi Beşiktaş’taki Kabalcı’nın kapandığını geçenlerde üzülerek öğrendim.

Cumartesi günümü İstanbul’da bu şekilde değerlendirdim. Özlemişim İstanbul’u. Eski günlerimi bir nebze olsa da böylelikle yadettim. Sonraki yazılarımda görüşmek üzere…

 

                                 

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Özer Özmen

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.