Mayıs ayında Zübeyr ile birlikte karar verdiğimiz Bosna Hersek gezimizi ilgili başlıkta duyurunca sevgili Mesut da bize katılmak istedi. Zubeyr ve ben biletlerimizi önceden almıştık. Diğer iki dostumuz da ellerini çabuk tutup kendi biletlerini aldılar. Gezinin tamamını naçizane bendeniz planladım. Kalınacak yerler, ziyaret edilecek şehirler, rezervasyonlar ve teyitleri çok şükür sorunsuz bir şekilde hallettikten sonra yapılacak tek şey beklemekti.

Tabii zaman çok hızlı geçiyor. Gezi tarihi gelip çattı. Yola çıkmadan birkaç gün önce, kalacağımız yerleri son bir kez daha arayıp rezervasyonları teyit ettim. Zubeyr 11 Ekim günü sabah 05:30’da Ankara AŞTİ’de oldu. Ben de arabamla, AŞTİ’ye yakın olan işyerime gittim. Arabayı şirketin otoparkına bırakıp taksiyle AŞTİ’ye geçtim. AŞTİ’ye vardığımda Zubeyr beni bekliyordu. Servise binip Esenboğa Havaalanı’na ulaştık. Uçağımızın 08:10’te kalkması gerekiyordu hesapta ama 50 dakika rötarla saat 09:00’da Esenboğa’dan kalktık. Aksi gibi Bosna Hersek uçağı Sabiha Gökçen’den saat 10:15’te kalkacaktı. Yani uçağı kaçırma ihtimalimiz vardı.

Uçak Sabiha Gökçen’e iner inmez apar topar çıktık, Pegasus’un bir görevlisi Saraybosna yolcularını alıp pasaport kontrolüne götürdü ama inanılmaz bir sıra vardı önümüzde. Bu şekilde uçağa yetişmemiz imkansızdı. Görevli, engelli pasaport kontrolü gişesindeki polise rica edip bizi oradan içeri soktu. Bu arada Mesut mesaj atıp, 23 yolcunun gelmediğini ve uçağın 25 dakika rötar yapacağını söyleyince içimiz biraz olsun rahatladı. Pasaport kontrolünden çıkıp koşarak kapıya gittik. Mesut bizi kapıda bekliyordu. Kendimizi apar topar uçağa atıp rahat bir nefes aldık. Aslında iyi yönünden bakmak gerekirse, hava alanında 1 saatten fazla süre beklemek zorunda kalmamıştık…

1. GÜN: SARAYBOSNA

Uluslararası Saraybosna Havaalanı’na inip pasaport kontrolünden geçtikten sonra döviz bürosunda para bozdurup, rezervasyon yaptırdığımız kiralık aracı almak üzere Sixt ofisine gittik. Ofiste bizi annesi Boşnak, babası Türk olan Bensu adında bir kız karşıladı. Babası Mersinliymiş. Türkiye’de doğmuş ve 7 yaşına kadar İstanbul’da yaşamış. Daha sonra annesiyle babası boşanınca, annesiyle birlikte Saraybosna’ya taşınmışlar. Bensu’nun Türkçesi çok iyi olmamasına rağmen çok kolay anlaştık. Küçük bir problem nedeniyle aracı ancak bir saat sonra teslim alabildik. Tabii bir de hesapta olmayan bir masraf çıkardılar başımıza; aracın kaskosunu bizim ödememiz gerekiyormuş. Olsun, keyfimiz kaçmasın diye ödedik. Sixt ofisindeyken kalacağımız yerdeki kişiyi arayıp, Saraybosna’ya geldiğimizi ve hostelin yerini tarif etmesini istedim. Adamcağız tarif etti ama haliyle hiçbir şey anlamadım. Kendisine Başçarşı’daki çeşmenin oraya gideceğimizi, gidince arayacağımızı söyledim ve bu şekilde anlaştık. Anlaştık anlaşmasına da, Başçarşı’nın nerede olduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu. Saraybosna’nın en bilinen yeri olduğu için kolay buluruz diye düşündük. Nitekim yolumuzu kaybede kaybede Başçarşı’ya vardık. Çeşmenin yanına varınca arkadaşı aradım, beş dakika sonra gelip bizi aldı.

Kaldığımız hostel bir evin alt katında, içinde 5 adet ranzanın bulunduğu sevimli bir yer. Burayı İndira abla işletiyor. Bizi almaya gelen kişi de oğlu Emir’di. Emir, Almanya’da bir bankada çalışıyor. Çok sıcak, cana yakın insanlar. Emir bizi hostele götürürken nereleri gezmemiz gerektiğini söyledi. Emir’in söylediklerini not edip hostele yerleştik ve şehir turuna çıktık. Saraybosna’nın acemisi olduğumuz için fiyatlar hakkında bilgimiz yoktu. Bu bilgisizliğin bedelini üç kişilik yemeğe 70 KM bayılarak ödedik. Nasip artık, bu da bize ders oldu.

Yemekten sonra Başçarşı’yı gezdik. Anadolu’da karşılaştığımız eski çarşılardan hiçbir farkı yok. Kesinlikle yabancılık çekmedik. Her yer o kadar alışıldıktı ki… Başçarşı’yı gezdikten sonra Aliya İzetbegovic’in mezarını ziyaret edelim dedik. Mezarlığa vardığımızda bir Türk grupla karşılaştık. Rehber eşliğinde mezarlığı geziyorlardı. Biraz onlarla takılıp, rehberin anlattıklarını dinledik.

Aliya’nın mezarını ziyaret ettikten sonra Sarıtabya’ya çıkıp Saraybosna’yı tepeden izledik. Burada çay ocağı-kafe karışımı bir işletme var. Küçük, yuvarlak bir meydanın kenarlarına masalar yerleştirmişler.

Manzarası muhteşem; bütün Saraybosna ayaklarınızın altında. Zubeyr ve Mesut’la burada bir saate yakın oturup çay-kahve içtik, sohbet ettik, fotoğraf çektik. Bir ara oturduğumuz masanın yanına bir adam gelip manzarayı fotoğraflamaya başladı. Konuşmalarımızdan Türk olduğumuzu anlamış olsa gerek, “merhaba” dedi. Biz de selamına karşılık verdik. Şöyle bir diyalog yaşandı:

Adam: Merhaba.
Ben: Merhaba abi. Siz de mi gezmeye gezmeye geldiniz?
Adam: Yok ben çalışıyorum. Üç aydır buradayım.
Ben: Ne iş yapıyorsunuz?
Adam: Saraybosna büyükelçisiyim.

Meğer Saraybosna Büyükelçimiz Cihad Erginay’mış kendisi. Tabii hoşumuza gitti bu tesadüf. Birlikte fotoğraf çektirme isteğimizi geri çevirmedi sağ olsun. Fotoğrafımızı çekmesi için telefonumu büyükelçinin yakındaki kişiye verdim. O kişi de Şanlıurfa Milletvekilimiz Abdulkadir Emin Önen’miş. Milletvekilimiz, Bosna Hersek’te yapılan seçimlerde AGİT gözlemcisi olarak bulumak üzere gelmiş ve Büyükelçimiz ile görüşmüş. Biz de orada tesadüf ettik. Hep birlikte birkaç fotoğraf çektirdik ve biraz sohbet edip vedalaştık.

Sarıtabya’dan inerken Konya Selçuklu Belediyesi’nin finanse ettiği ve Aralık 2013’te TİKA tarafından yaptırılan Saraybosna Mevlevihanesi’ni ziyaret edip Başçarşı’ya geri döndük. Bu arada akşamı etmiştik. Bir börekçide yemeğimizi yiyip Saraybosna’yı turlamaya başladık. Pek çok binada savaştan kalma mermi delikleri hala duruyor. Bence bu mermi delikleri asla tamir edilmemeli. Boşnaklara yaşatılan bu acı asla unutturulmamalı.

Başçarşı’nın içinden geçip, ilerideki kilisenin karşısındaki sokakta bulunan kafelerden birine oturup birşeyler içtik. Daha sonra Eternal Flame anıtını ziyaret ettik. Burası II. Dünya Savaşı’nda ölenlerin anısına yapılmış bir anıt. Mareşal Tito ve Ferhadiye caddelerinin kesiştiği yerde bulunan anıt Saraybosna’nın dört yıl süren Nazi ve Hırvat işgalinden kurtulmasından sonra 1946’da açılmış ve yanan ateş bugüne kadar hiç sönmemiş. Hava epey soğuduğu ve üşüdüğümüz için, Saraybosna caddelerinde biraz daha turlayıp hostele geri döndük.

Ertesi gün 08:30 civarında kalkıp Başçarşı’da böreğimizi yedikten sonra meşhur Latin Köprüsü’nü görelim dedik. Bu köprü, 1914 yılında Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldüğü yer. Lise tarih dersinden hatırlarsınız, I. Dünya Savaşı’nın nedeninin bu suikast olduğu söylenir.

Latin Köprüsü’nde birkaç fotoğraf çektikten sonra Mostar’a doğru yola çıktık. Bu, Bosna Hersek içindeki ilk şehirlerarası yolculuğumuz olacaktı. Türkiye’den kalma bir alışkanlık olsa gerek, gözlerimiz sürekli otoban aradı ama Bosna Hersek’te şehirlerarası yollar hep iki şeritli ancak son derece düzgün ve tertemiz. Bu arada, Nâyî cep telefonuna Nokia Here’ın çevrimdışı Bosna Hersek haritasını indirdiği için kimseye sormadan yolumuzu bulabilecektik (ya da…).

Devamı 2. günde…

                  

Yazar Hakkında Tüm Yazıları Göster

Recep Yılmaz

Cevap Ver

E-Posta adresiniz herkes tarafından görüntülenmeyecektir.